Close

Suç İçeren Davranışlarımızda Genlerimizin Rolü

Avukatlarımız davranış genetiğinin sırlarını keşfedip nörobilimin verilerini kullanabilecek mi?

Günümüzde nörobilim ve genetik araştırmalarının klinik vakaları karıştırmanın yanında sosyal ve davranışsal tutumlarımızın ardındaki sırların peşine de düştüğünü görmekteyiz. Haliyle davranış genetiği ve nörobilimin, hukuk, politika, teoloji, felsefe gibi birçok disiplinle flört ettiği bir çağa girmiş bulunmaktayız. Bu çalışmamızda da ABD’de yaşanmış Bradley Waldroup davasını ele alıp ABD’li hukukçular tarafından genetik verilerin nasıl değerlendirildiğini anlatacağım.

Bradley Waldroup davası meşhur olmuş bir davadır. Bilinirliğinin temel sebebi ise avukatların savunmalarında, yargıçların ve jüri üyelerinin önüne sanığın genetik verilerini sunarak sonuç almasından kaynaklanır. Kısaca davaya konu olan olayı anlatacak olursam;

Çevresi tarafından nazik ve çok iyi birisi olarak tanımlanan Waldroup, 2006 yılının sonbaharında, 22 kalibrelik avcı tüfeğini alarak boşandığı eşinin Tenessee eyaletinin güneydoğusunda bulunan evinin kapısına gelmiş. Kapıda ise eski eşi ve eşinin arkadaşı Bradshaw ile karşılaşmış. Aralarında çıkan tartışma sonrası Waldroup, Bradshaw’a 8 el ateş edip daha sonra kafasını keserek öldürmüş. Tam bir şuursuzluk…

Akabinde eski eşini palayla kovalayıp eski eşinin bir ayak parmağını doğramasına rağmen mucize eseri kadın katilin elinden kurtulmayı başarmış. Tüm bu olaylar Waldroup ve eski eşinin 4 çocuğunun gözlerinin önünde cereyan etmişti. 2009 yıllarında ise katil Waldroup mahkemede suçunu kabul ve itiraf ettiğinden adam öldürme suçuyla hüküm giydi. İşte anlatmak istediklerim ise tam da burada başlıyor.

Katil, canice ve eziyet çektirerek adam öldürmekten hüküm giyip idam kararıyla karşı karşıya kalacakken avukatlar, daha önce benzeri görülmemiş bir şekilde uzman genetisyenlerden bilimsel bir değerlendirme talep ettiler. Eyaletin başkenti Nashville şehrindeki Vanderbilt Üniversitesi Moleküler Genetik Laboratuvarı’na katilin kan örneklerini göndererek X kromozomunda bulunan Monoamin Oksidaz – A (MAOA) enzimini kodlayan gene bakılmasını istediler.

Bu enzimin görevi, dopamin, serotonin, epinefrin ve norepinerfin gibi önemli nörotransmitterleri parçalamak olduğu için parçalanmayan başıboş bırakılmış bu kuvvetli kimyasallar beyinde birikip, sinirsel iletim kontrolünün kaybına ve dolayısıyla öfkenin, şiddetin artmasına neden olduklarından katilin avukatları cinayetin tetikleyicisi olarak genleri suçluyordu. Avukatlara göre bir insan kendi genetik kodlarını seçemez ve kontrol edemediği genlerin ortaya çıkardığı sonuçlardan da doğrudan sorumlu tutulamazlardı.

Araştırılması istenilen MAOA geninin 2R, 3R, 4R gibi birden fazla versiyonları bulunur. Örneğin 2R versiyonuna sahipseniz MAOA üretiminiz düşük olacağından şiddet ve asabiyet davranışlarını fazlaca sergilersiniz. Tabi buna, yüksek testosteron, düşük yaşam standartları, geçmişte yaşanılan olumsuz vakalar, ahlak, dürtü kontrolü, muhakeme gibi noktalarla ilişkilendirilmiş nörofizyolojik bozukluklarda eklendiğinde potansiyel katil olma durumunuz sadece uygun ortamın oluşmasıyla tetiklenebilir.

Waldroup’un laboratuvar sonuçlarında ise “Savaşçı Gen” olarak da adlandırılan MAOA geninde saldırganlık davranışıyla ilişkili genetik varyant tespit edildi. Aynı zamanda psikologların tespitine göre de çocukken yaşadığı istismar ve şiddet vakaları olduğu, boşanma sonrası depresyonunda tetiklendiği ifade edilince davanın seyri birden değişmiş oldu. Çünkü artık dava yargıç ve jürilerce, “canavarca duygularla işlenmiş cinayetten” ziyade “saldırganın duygularını kontrol edemeden birisini öldürdüğü” kanaatine ulaşıldı. Böylece 2010 yılına gelindiğinde idam beklenilen davada ceza indirimine gidilerek ömür boyu hapis cezası aldı.

Bu dava sonucuyla dünya üzerinde ilk defa bir insan, taşıdığı gen nedeniyle işlediği suçta ceza indirimi aldı. Yani artık suça değil de suçu işleyen kişinin davranışlarının ardındaki genleri araştırılarak ceza verme döneminin başladığını da iddia edebiliriz. 2010 yılından bu yana ise, Waldroup davası, genetik veya nörobilimsel kanıtların (örneğin bir beyin taramasının), sahada, mahkemede etkili olduğu kanıtlanmış birçok yüksek profilli vakadan biri olarak nörohukuk literatürüne girmiştir.

NÖROBİLİM ve GENETİK HUKUKİ KARARLARI ETKİLİYOR

Son on yılda yüzlerce dava, genetik ve nörobilim verilerinden etkilenmiştir. Journal of Law and Bioscience isimli bir bilimsel dergideki analize göre; ABD’de 2005 ve 2012 yılları arasında 1585’ten fazla yargısal görüş, suçlu sanıkların savunmalarını desteklemek için genetik ve nörobilimsel kanıtlarının kullanıldığı tespit edilmiştir. Yine bu analize göre; ABD’deki tüm cinayet davalarının yaklaşık %5’i, idam cezası ile yargılananların %25’i suçlu sanıklara, nörobiyolojik veriler kullanılarak daha düşük sorumluluk istinat iddia edip ceza indirimleri talep ediliyor. Genel olarak ise tüm davalarda davranış genetiği ve nörobilimin kanıtlarının başarılı olduğu dava oranı ise %30 civarında olduğu gözlemlenmiş.

Genetik kanıt, Waldroup’un durumunda fark yaratmış gibi görünüyor. Jüri üyeleri ile yapılan röportajlara göre, “saldırganın duygularını kontrol edemeden birisini öldürdüğü” diyerek verdikleri kararlarında genetik verilerin etkili olduğunu ifade ettiler.

Genetik ve nörobilimsel kanıtlar psikometrik ölçekler ile bir araya geldiğinde daha etkili sonuçlara ulaşmamızı sağlamaktadır. Ancak tek başına genetik bilginin verileri mahkemelerde yeterli olmayacaktır. Ki Waldroup davasında da çocukken yaşanılan suiistimal, ailevi sosyal problemler, depresyon durumu da göz önünde bulundurulmuştur.

ABD’den sonra ise Waldroup olayına benzer, Avrupa’da, İtalya’da, 2009 yılında görülen Stefania Albertani davasında da kız kardeşini öldürüp cesedi yakan katil akabinde kendi ailesini öldürme teşebbüsünden suçlu bulundu. Bu davada genetisyen ve psikiyatristlerin yanında beyin görüntüleme tekniklerinden faydalanmak için nörobilim uzmanları ile de çalışıldı. Katilin beyninde genel olarak gri madde hacminin düşük bulunması, Anterior Cingulate Gyrus ve İnsula alanlarında anormal durumlar keşfedilmiş ve katilin akıl hastası olduğu kanaatine varılıp 2011 yılında ceza indirimine gidilmiştir. Nörobilim ve suç ile alakalı ayrıca bir yazı yazacağım. Bu konulara da ileride daha detaylı girebiliriz. Yine İtalya’da 2016 yılında bir suçlu, genetiğinin bozuk olduğu iddiasıyla savunma verdikten sonra yapılan incelemeler sonrasında 9 yıldan 6 yıla ceza indirimi aldığını gördük. Ki Kıta Avrupa’sında bunları gözlemlemenin Türkiye’de de yargı açısından çok önem taşıdığını vurgulayabiliriz.

Birleşik Krallık’da ise Open Üniversitesi’nin yaptığı bir analize göre; İngiltere ve Galler’deki mahkemelerin kararlarında nörobilimsel kanıtların sunulduğu 84 temyiz başvurusunda sadece 22’sinin başarılı olduğunu ortaya çıkmıştır.

ŞİDDET DAVRANIŞLARI ÜZERİNE ARAŞTIRMALAR

Şiddet davranışı ve genetiği ile alakalı başka araştırmalarda anlatayım. Şiddetin genetik kökeniyle ilgili araştırmalar 1978 yıllarına dayanır. Hollanda’da Nijmegen Üniversite Hastahanesi’ne gelen bir kadının, oğlu ve erkek kardeşlerinin tam bir suç makinası olduğu gözlemleniyor. Bunun üzerine aile bireylerinin suç haritası çıkarıldığında 1870’li yıllara dayanan bir suç geleneği tespit ediliyor. Daha sonra araştırmacılar neyin yanlış olduğunu tespit etmek için yıllarını harcadıklarında görüyorlar ki; ailede şiddete meyilli adamların X kromozomunda bir mutasyon gerçekleşmiş. Oluşan bozukluk ise MAOA genine zarar verdiği için sülale tam bir suç delisi olmuş.  Gen X kromozomunda olduğundan, sadece bir X kromozomuna sahip erkekler (XY), iki X kromozomuna sahip olan kadınlara (XX) göre daha fazla şiddet suçundan ceza almış. Ayrıca asıl sorun bu genin anneden çocuğa aktarılıyor olduğu tespit edilince ailedeki kadınların bozuk mutasyonu taşıyıcı olup olmadığı araştırılmaya başlanıyor. Bu kontroller bir toplumda yoğunlaşırsa suç oranları muhakkak ki ciddi düşüş sağlayacaktır.

Şiddet davranışıyla ilişkilendirilmiş olan tek gen MAOA geni değildir. Aynı MAOA gibi Katekol O Metiltransferaz (COMT) geni de dopamini düzenleyen bir enzimdir ve şiddetle ilişkilendirilmiş genlerdendir.  2011 yılında bir Alman araştırmacı da COMT geni ile homisidal davranışlar (insan öldürme isteği) arasında bir bağlantı keşfediyor. 2015 yılında ise Finlandiyalı araştırmacılar beyin hücre sinyal sisteminde görevli CDH13 proteini kodlayan genlerinde şiddet suçlarını tetikleyebileceğini sonuca vardılar.

Ancak yukarıda da söylediğimiz gibi genler tek başına kanıya varmak için yeterli değildir. Nörofizyolojik durum, nörobiyolojik işleyiş, psikolojik unsurlar, çevre faktörü gibi birçok değişken ile birlikte ele almak gerekir bir insan hakkında yargıya ulaşılması için…

SONUÇ

Ceza davalarında davranış genetiği ve davranışsal nörobilimin sunduğu kanıtların kullanımı henüz ciddi eleştiriler alsa da şimdilik ceza indirimleri için önem arz etmeye başladığını görmekteyiz. Bu durum nörohukuk alanının da ilerleyen zamanlarda gidebileceği noktaları görmemiz açısından dikkat celp etmektedir. ABD’de “Dana Vakfı” ve “The American Association for the Advancement of Science”, “The John D.  Catherine T. MacArthur Vakfı”, “Neuroscience in Society” gibi kurum ve kuruluşlar nörohukuk alanında birçok çalışmayı desteklemeye başladılar. İngiltere’de ise “The Royal Society in London” nörobilim ve hukuk etkileşiminin kamu politikalarında etkisi üzerine çalışmalara çoktan giriştiler. Türkiye’de ise akademik alanda daha yeni yeni kendisine yer bulmaya başlayan nörohukukun, toplum refahını ve düzenini düşünen kurumlarca da en hızlı şekilde fark edilmesini arzu ediyoruz.

Ahmet Vedat KARACA

Nörobilim Uzmanı